14 Mayıs 2012 Pazartesi

Elveda büyük golcü!

Bay Pippo

Futbolu göze hoş gözükmez, öyle mükemmel bir golünü de hatırlamazsınız, aklınızda kalan tek şey Filippo Inzaghi'nin hep çok gol attığıdır. Adam golü değil de, sanki gol bu adamı kokluyor. Bir dönemin çocuklarının sırf ismi karizmatik geliyor diye sokaklarda bağırarak, "gooooooollll inzaghi" diye bağırmasına sebep olan adam,yolun açık olsun.


Sokaklarda isimlerinizi bağıran çocukların kahramanlarını unutan namerttir!


                                                                    Filippo Inzaghi,AC Milan 2001-2012,Goodbye

"Eğer bir Ronaldo veya Kaka olarak doğmadıysanız; inanarak, çalışarak ve ısrar ederek; çok büyük bir oyuncu olabilirsiniz" (Filippo Inzaghi, kendisi hakkında)


"Aslında futbol oynamayı hiç bilmiyor; sadece her zaman doğru yerde duruyor" (Johan Cruyff, Pippo hakkında)


"Paylaşmayı sevdiğim söylenemez" (Filippo Inzaghi, kale önündeki bencilliği hakkında)

12 Şubat 2012 Pazar

Sabah işe giderken çocukluğumla karşılaştım


naber amcık dedim..



iyi abi dedi..


ben senin 20 yıl sonraki halinim dedim


vay amk dedi.. 
nereye gidiyosun dedim.
okuldan kaçtım dedi


baktım sıfatına; önlüğün tek yakası sökük, kolu sümüklü, çanta filan taşıyo bide..


acıdım ibneye.. 
sen nereye gidiyon dedi


işe gidiyorum dedim .. 
20 yıl sonra mutlu musun dedi.


senin şimdiki hayalini yaşıyorum, cebimde param var, irade sahibiyim, hayatımı değiştirecek kararlar alabiliyorum, askerlik evlilik vs. vs. saydım 


gel benle dedi.. 
takıldım peşine 
atari salonuna gittik..


ibne güzel oynuyodu harbiden.


jetonum bitti..


baktım önce etrafı kolaçan ettim bi, sonra uçak oyunun arkasına kolumu sokup jeton aşırdım bir kaç tane, hiç bişey yokmuş gibi arkalarda dolandım 2 tur, sonra geri gelip haggar oynadım..


derken bi baktım kapıdan en samimi arkadaşım girdi atariye... 
aaa dedim.. sevindirik oldum bi an.. o da okuldan kaçmış, bir süre beraber oynadık.


sonra çıktık, önce caminin oralarda boş boş dolandık, daha erkendi ve güneş yeni doğuyordu. 
gökyüzü ne kadar güzeldi.. 


bizim arsaya gittik, yere üçgen çizip misketleri koyduk köşelere, 3-4 metre ileriye de kale çizgimizi çektik..
yerlere yatıyoduk, üst baş çamur içindeydi.. 
bir süre sonra misketi bıraktık, gafliğim kayboldu amk.. sonra bi taşın üstünde toto oynamaya başladık.. metin, ali, feyyaz, oktay, rıdvan,tanju.. havada uçuşuyorlardı..
arkadaşı üttüm, mızıkcılık yaptı bir süre birbirimizle dalaştık sonra sarmaş dolaş gidip boş eti puf kabı bulduk 2 tane..


arsanın duvarına güneş yeni yeni çarpıyor, vakit öğlene geliyordu..


tam sinek saati..


duvara konan sinekleri itina ile boş eti puf kabıyla yakalayıp, aşağıdaki örümcek yuvalarının olduğu yere gittik.


sinekleri örümceklere atıp, kaçmak isteyen sineğin çabaladıkça ağı sarsması, sarsılan ağın örümceğin dikkatini çekmesi, 1 saniyede gelip sineği alıp yuvanın derinliğe götürüşünü izlerken orgazm oluyoduk resmen.. 
öğlen güneşi açmış, ezan okunuyordu..


eve gitmek istemiyorduk.. arkadaş beslenme çantasını açtı..


2 yumurta, biraz peynir, domates, çokokrem vardı..


fırından 1 tane tava ekmek alıp sahile indik hemen. çimlere oturup elimizde ne varsa yedik..


uzaktan boğuk boğuk gelen öğrenci sesleri, kuş sesleri, dalga sesleri, börtü böcek seslerinden başka bir ses yoktu.. 


gökyüzü ne kadar güzeldi.. 
arasıra geçen kızların yüzüne bakıyoduk, platonik aşık oluyorduk. 


am'ın ne olduğunu bilmiyorduk, meğer ne saf bi duyguymuş.. 


gidip mahalleden diğer arkadaşı da çağıralım, gülhane parkına gideriz dedik.


o arkadaş öğlenciydi, gidip evinin altından bağırdık 'memeeet, memeeeet' diye.


ne de olsa cep telefonu diye bişey yoktu.. 


tam da okula çıkıyomuş, kaptık kolundan.. memet de geldi, bir süre sokakta yılan oynadık. hani yere yılan şekli çizersin, gazoz kapağının içine kum çamur doldurur, fiske atarak ilerleyip yılanı tamamlarsın..


mahalle cıvıl cıvıldı oynayan çocukların seslerinden.. turşucu geçiyordu, elinde turşu kovasıyla.. memedin cebindeki harçlıkla birer tane hıyar aldık..


yiye yiye arsaya gittik tekrar, bir süre alman kale oynadık, sonra maç ettik, sonra saklambaç oynadık..


ne de olsa internet diye bişey yoktu.. 


kan ter içinde kalmıştık, camiye gidip ağzımızı çeşmeye dayayıp su içtik. orada oturan kızlara sataştık.. apartman kapısının önünde oturduk, murat abi eve gidiyodu, yolu araladık geçsin diye..
gene fırça attı burada oturmayın diye ama kimse siklemedi.


he deyip geçtik.. akşam üzeri olmuştu, acıkmıştık memet beslenme çantası almamıştı.. bizim evin aşşasına geldim anneee anneee diye bağırdım. annem çıktı ne bu hal filan. dedim bize ekmek arası bişeyler yap..
biraz sonra sepet salındı salçalı ekmekler indi.. arsaya gidip akasya ağacının altında ekmeklerimizi yedik.. güneş batıyordu.. 


gökyüzü ne kadar güzeldi.. 


gün batımını izledim 
çocukluğum geçti karşıma..


şimdi bana mı acıyosun sen? dedi..
boğazım düğümlendi konuşamadım..


ben her gün buradayım, ama sen günden güne yok olacaksın.. 
her gün bir önceki günü arayacaksın.. 
hayatın gitgide anlamsızlaşacak.. 
şu gördüğün güneşi çok arayacaksın..
güzel günler göreceğiz, güneşli günler diyerek avutacaksın kendini..
sahip olduğun şeyler sana sahip olmaya başladı..
bak 30 una geliyosun..


adına geçim derdi diyorsun ama bomboş yaşıyorsun be koçum..
benim en büyük derdim ise demin oyunda kaybettiğim gaflik.. 


yeter sus amına koyim! 
diyerek hıçkıra hıçkıra ağladım..


bir sigara yaktım..
hayat ne boktan amına koyim..

4 Ağustos 2011 Perşembe

Ayşenur’un ablası ilgisizlikten öldü. 36 yaşında. Bir sefer mutfakta tencere tava arasında ağlarken görmüştüm onu. Alakasız yerlerde ıstırap çekmek ıstırabı ikiye katlar. Bir mezar başında ağlamak çok daha makuldür, kimse neden diye sormaz. Piknikte çekilmiş bir fotoğrafı kaldı, kalmasa daha iyiymiş, yapıştırılmış gibi duruyor, sanki yok.

İşler yolunda gitmiyorsa mazi denilen şey bir enkazdır ve hatıraların da son kullanma tarihleri vardır. Küflenirler, kokuşurlar, bozulurlar. Mezunlar derneğine pilav yemeye gidenlerin çoğunun halinin vaktinin yerinde olması tesadüf olamaz. Ancak şimdiki halinden memnunsan geçmişi hatırlatacak organizasyonlardan keyif alırsın. Hatta geçmişin ne kadar boktan olursa aldığın keyif de o kadar artar. İşler yolunda gitmiyorsa hiçbir yere de gidemezsin. Ardında bırakacak bir şey yokken kim gidebilir. Hiçbir yere doğru uzun bir yürüyüş, bunu kim göze alabilir.

Ayşenur, gizemli, kindar ve çok güzel bir kızdı. Sahilde görmüştüm, seneler önce, kapkaranlık bir gündü, okullar kar tatilindeydi. “Benim yüzümden mi?” diye sormuştu. Ablasının kendi yüzünden öldüğünü düşünüyordu. Mahcup, tereddüt içinde, avutulamaz. “Evet,” diyemedim. Böyle durumlarda dürüstlük insanı en çok yaralayan şeydir. Bir soru sorduğumuzda dürüst bir cevap beklemeyiz. Bizi hayal kırıklığına uğratmayacak bir cevap bekleriz. “Hayır,” da diyemedim. “Boş ver,” dedim.

Yağmur durur ama saçaklardan ve ağaç dallarından damlamaya devam eden taneleri kalır. Hiç kimse bıçakla kesilmiş gibi terk edemez bu dünyayı. Bir insanın tam manasıyla ölmesi için onu hatırlayan hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu memlekette milyonlarca ölü yaşıyor bu hesapla bakarsak. Kimsenin siklemediği insanlar. Ateşböcekleri gibi, görünmek için karanlığa muhtaçlar. Belki bir gece nezarethaneleri andıran demir parmaklıklı zemin katlardan çıkarlar ve ışıltılı bir mezarlık mahallesi kurarlar. Sonra da silahlanıp gelirler ortalığın anasını sikerler. Herkesi öldürürler. Herkes öldüğü için de herkes unutulmuş olur. Böylece eşitlik sağlanmış olur. Bir Tanrı varsa eğer o gece kendini de bağışlamak zorunda kalır.

Bir insan pencereyi açıp sokağa atlayabilir ama hiç kimse pencereyi açıp “Bana acıyın,” diye bağıramaz. Ayşenur’un ablası dördüncü kattan atladı, hastanede öldü, bir hafta sonra. Onu hatırladıkça Görünmez Adam filmi geliyor aklıma. Görünmez bir kadın görünmez bir duvara çarptı ve kimse bunu görmedi.

afili parçalar (madde 84: ayşenur’un ablası)

12 Temmuz 2011 Salı

Kürk Mantolu Madonna




Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali, YKY

Bir yolculuktur hayat. Kişi bu yolculuğunda başka başka şeyleri tanımayı, öğrenmeyi amaçlamaktadır ama farkına varılmayan bir nokta vardır ki asıl öğrenilen, farkına varılan yine kişinin kendi dünyasıdır. İşte bu noktada yazar kendi dünyasını aydınlatırken ruh eşine de rastlar ama her tercih bir vazgeçiştir ve Havran'a dönmek Raif Bey için yeri doldurulmaz bir hayat rehberini kaybetmeye yol açar. Çok akıcı olan bu kitap edebi anlamda da çok güçlü. Yabancı yazarlara olan düşkünlüğümüze ara verip kendi içimizden çıkan bir yazarı tanımak için verilmesi gereken iyi bir mola olabilir.

Ve kitabın en sonunda “hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.” diyor raif bey ve yutkunamıyorsunuz.

21 Ocak 2010 Perşembe

"Biz kendimizi kurbanlaştırmayı seviyoruz. Çünkü politik kültürümüz böyle. Herkes bize karşı, herkes bizim düşmanımız diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Batıda özgürlük kavramı ön plandayken, doğuda adalet ve zulmet kavramı ön planda. Yani ya adil var ya zalim. Paradigma bu olunca mazlumiyet edebiyatı ön plana çıkıyor. Demokrasi talebi de bu mazlumiyetin giderilmesi olarak ele alınıyor." Edhem Eldem


kaynak:http://www.aydancelik.com/works/7/05.pdf

2 Ocak 2010 Cumartesi

Bazı şarkı sözlerine anlam veremiyorum?

Aşklar da artık çantalar gibi sahte
Ne şanslıymış eskiler bize göre?
(Pınar Aylin - Çanta)

Karpuz kabuğunu getirtme aklıma
Çıkmaz yoldan yol yaratırım?
(Bengü - Taktik)

Aya benzer yüreğim
E doğal olarak takipteyim?
(Mustafa Sandal - Aya Benzer)